11 Ekim 2013 - 20:30
Batı medyası ve özgürlük rüyası

BM genel kurulu 1993 yılında 3 Mayıs gününü dünya basın özgürlüğü günü olarak ilan etti ve bu kararı oy çoğunluğu ile onayladı. Gerçekte bu gün dünya genelinde basın özgürlüğü ilkelerini korumak, basının bağımsızlığına yönelik saldırıları engellemek ve ayrıca görevleri sırasında hayatını kaybeden basın mensuplarını anmak için dünya basın özgürlüğü günü olarak adlandırıldı.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Araştırmalar başta Amerika ve İngiltere olmak üzere Batı dünyasında basın ve medya özgürlüğü büyük ölçüde siyasi amaçlar ve devletlerin direktiflerini yerine getirme doğrultusunda siyasilerin uyguladığı baskıların etkisi altında bulunduğunu ve bu ülkelerde basın ve ifade özgürlüğü devletlerin medya organlarını kontrol ve nüfuz altına alma çabaları ile şiddetle tehdit edildiğini gösteriyor.

Dünyada yapılan son anketler, kamuoyunda basın özgürlüğünün zarureti hakkında görüş ayrılığı bulunduğunu ortaya koyuyor. Anketlerin yapıldığı bir çok ülkede basın özgürlüğü sosyal istikrardan daha önemli telakki edilirken, Amerika, İngiltere ve Almanya'da ankete katılanların sadece %29 kadarı ülkelerinde medya organlarının dürüstlüğüne inanıyor.

Basın dünyada değerlerin aktarılmasında en etkili araçlardan biridir ve toplumu inşa etme sürecinde rollerin ve görüşlerin modellerinin tanıtımında ve kültürel değerlere yöneliş biçimlerini izah etmekte hayati rol ifa eder. Gerçekte basın özgürlüğü daha geniş bir kavramı ifade eden ve daha geniş bir alanı kapsayan ifade özgürlüğünün bir parçasıdır ve ifade özgürlüğü de kendi başına fikri ve manevi özgürlüklerinin türevi sayılır. Basın özgürlüğü özel anlamda, gazetelerin, dergileri ve diğer kitle iletişim araçlarının yayından önce hiç bir kısıtlamaya ve gözetlemeye ve yine yayından sonra kapatma tehdidine maruz kalmaksızın özgürce yayın yapması, suç unsuru teşkil ettiği ileri sürülen yayınların konusunda basın mensuplarının yargının özel desteği ve güvencesinden yararlanması gibi bileşenlerden oluşur. Böylece basın özgürlüğü yayından önce, yayından sonrasına kadar uzanan geniş bir alanı kapsadığı anlaşılır.

Dünyada hemen hemen tüm devletler bir nevi ifade ve basın özgürlüğüne kendi yasalarına yer vermiş ve tanımıştır. Batılı devletlerin yasalarında ifade özgürlüğü ve hemen ardandan basın özgürlüğü insanların düşünce ve inançlarını özgürce beyan etmenin en temel unsurları olarak tanınmıştır. BM'ye üye tüm devletler veya bir başka ifade ile dünyada bütün ülkeler genel ve hukuki özgürlüklere uymakla yükümlüdür. Ancak batılı devletlerde ve özellikle Amerika'da basın ve medya özgürlüğü için gerekli olan yasal ve hukuki altyapının bulunmasına karşın medya organlarının yapısına hakim olan ve bu devletlerin sosyal ve siyasi yapılarının bir parçası sayılan yapı, basın ve medya özgürlüğüne ve muvafık ve muhalif görüş ve düşüncelerin bir arada tartışılmasına müsaade etmiyor. Amerika'da basın ve medya, son zamanlarda Amerika toplumunda %1'lik azınlık olarak ün yapan belli bir kesimin tekeli altında bulunuyor, ki bu da pratikte Amerika'da medya ortamından sağlıklı rekabet imkanını ortadan kaldırıyor. Gerçekte Amerika'da ifade ve basın özgürlüğü, Amerika'nın tek sesli medya yapılanmasında hemen hemen yoktur.

 Bu ortamda bütün her şey yüzde birlik tabir edilen sermaye düzeninin hizmetindedir. Kuşkusuz böyle bir ortamda basın rekabeti ve basın özgürlüğünden söz edilemez. İfade özgürlüğü evrensel insan hakları bildirgesinde insanların en yüce değeri olarak tanımlanıyor. Ancak batılı devletlerin medya üzerindeki kontrol ve denetim sisteminde her şey paraya dönüyor ve para, maddiyat ve maddiyatçılık esas alınıyor. Bu çerçevede Batı'da her şey para ile telafi ediliyor ve hatta bu suçtan ötürü mağdur duruma düşenler bile uğradıkları manevi zarar ve ziyanın bir nevi para ile telafi edilmesini tercih ediyor. İfade ve basın özgürlüğü demokrasi nizamlarının temel erkanlarından biridir ve buna göre son yıllarda Batı dünyasında Amerika ve İngiltere, derin fikri ve inanç alanlarında şiddetle sürtüşmelere karşın sonunda ifade ve basın özgürlüğüne yer vermeyi düşünmeye başladılar.

 İngiltere'de krallar kilisenin düşüncesini yorumlarken kraliyetin ilahi bir yönü olduğunu ve kralların da tanrının seçtiği insanlar olduğunu iddia ederek bu yüzden krallar ve kraliyet aleyhinde hiç bir olumsuz şey yayınlanmaması gerektiğini ve yayınlanacak her konu yayından önce kontrol edilmesi gerektiğini ileri sürüyordu. Buna göre İngiltere devleti işin başında yayınlanacak her şeye sansür uygulamaya başladı ve İngiltere basını, yıldızlar konseyi olarak ün yapan İngiliz sansür heyetinin çıkardığı yasalara uymak zorundaydı. İngiltere'de ifade ve basın özgürlüğü ilk kez 1641 yılında protestoların ve meşrutiyet taraftarlarının liderleri tarafından gündeme geldi ve 1666 yılında yeni basın yasası ile basının yayınlanmadan önce izin alma zarureti ile ilgili yasa onaylandı. 1688 yılında ise 13 maddeden oluşan vatandaşların özgürlükleri ve hukuk bildirisi yasası onaylandı.

Bu yasa meşrutiyet taraftarlarının İngiltere'de elde ettiği ilk önemli zaferdi. Ancak 1695 yılında yeni bir yasa çıkarıldı ve İngiltere basını bir kez daha yayın yasağı ile karşılaştı. 1712 yılında bir kez daha ifade ve basın özgürlüğüne getirilen kısıtlamaları bertaraf eden yeni bir yasa çıkarıldı. 1776 yılında ise basın sebepsiz yere kapatmayı yasaklayan yeni bir yasa daha çıkarıldı. 1843 yılında İngiltere'de gazetecilere özel nitelikli dokunulmazlık ve mutlak dokunulmazlığı öngören bir yasa çıkarıldı. Amerika da ilk basın yasası özgürlükler bildirgesi adı altında 1641 yılında çıkarıldı ve Amerika'nın siyasi liderleri 135 yıl sonra, yani 1776 yılında hukuk bildirgesini onayladı. Bildirgenin 12. maddesinde şu ifadelere yer verildi: Basın özgürlüğü, özgürlüğün en güçlü barikatlarından biridir ve dikta rejimlerden başka hiç bir yerde kısıtlanmaz. Amerika kongresi 1791 yılında ilk anayasa reform paketini onayladı. Yeni düzenlemede, ifade ve basın özgürlüğünü kısıtlayacak hiç bir yasa çıkarılamayacağı vurgulandı.

 Ancak yasaya bazı özel istisnalar da getirildi. Bu istisnalar, insanları ihanet ve iftiralara karşı korumak, toplumu müstehcen yayınlara karşı korumak, devletin iç gerginlikleri önleme bağlamında görevi, devletin dış tehditlere karşı durma görevi gibi durumlardan oluşuyordu. İngiltere ve Amerika'da ifade ve basın özgürlüğünün tarihi seyri incelendiğinde, İngiltere'de 200 yıl ve Amerika'da 150 yılın ardından ifade ve basın özgürlüğü ile ilgili yasaların çıkarıldığı anlaşılıyor. Amerika'da ifade ve basın özgürlüğü, daha geleneksel bir kültürel yapıya ve bütünlüğe sahip olan İngiltere'ye kıyasla daha uygun şartlardan yararlanıyordu. Bu yüzden Amerika'nın siyasi liderleri ta başta Avrupa'da özgürlükçü düşünceleri savunan düşünürlerin etkisi altında kaldı.

Amerika'da bağımsızlık bildirisi ve anayasayı gözetleyen siyasi liderler en başta hukuk eşitliği, güvenlik, devlet biçimi ve bağımsızlık gibi konulara öncelik veriyordu ve ancak Fransa ihtilalinden sonra yayınlanan insan hakları bildirgesinden sonra ifade ve basın özgürlüğünü düşünmeye başladı.